zamanı kokutanların kokuştuklarını da görecektir zaman.
sabrı ve hakkı ve inancı tavsiye edenin vaadi haktır ve
hakk gelince yok olmaya mahkûmdur bâtıl. inanç bunu
öngörmektedir. sözüne, sesine, yürüyüşüne, duruşuna,
‘âh’ına, sabâhına ve fikrine bu hakîkati sarmadan güneşi
arayan her ne ise, odur bâtıla tevessül etmek ki zelil
olmanın eşiğinde kandırıyordur kendini.
insanı insan kılar vefâ... imânın en düşük noktası da
olsa kalben kıyâm etmektir bir şeylere karşı! tasavvur,
vefâ duygusunun insan’ı kâmil eyleyen kıyısında vaktin.
sesine ve sözüne; duruşunu ve tavrını muska eyliyor.
göğsünü, resûl’ün ilk döndüğü kıbleye dönerek eğiliyor
vefâ ve imân niyetiyle. sadağında taşıyor ‘zarif’ bir
insanın duasını... rahmet niyâz ederken, selâm ediyor
şâir’in sesiyle:
‘kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta
cellatlarla aynı kaptan yiyoruz
aynı kirli hava
aynı kafa ayağımızın bodrumunda
hayır arkadaş bu hesap bambaşka
ne son aylardayız ne bu son gün
sanki dünya bir tek kaldırıp vuracağım gürze gebe’
Şehrimizden bir kervan geçer Sıraya dizilmiş yıldızlar Bir güneşi taşırlar Yanında nurani varlıklar Işığa boğulur ve kaybolur…
- - -
Ey melek taşıyan güzel kervan Eylen hele, şehri aşk sarsın Dizlerimde kalmadı derman Tenime bir nur uzansın Yağsın inciler ve dursun zaman.
Şehrimizden geçen kervanın en güzel kızı Yüklü develer kaybolurken ufukta Titremeler sardı beni ve ince bir sızı Kokun kaldı ardında Karanlık geceler ve aşk yıldızı.
Ey bilinmez diyarlara giden sevgili Bastığın toprakları öpmek yetmez bana Kalmaz ayaklarımın feri Ulaşamazsam sana, bedenim kalır ama Ruhum terk eder bu kenti…
Büyük Ozan Nazım Hikmet'in dediği gibi 'onlar umudun düşmanıdır kardeşim'. Hariri'yi öldürenlerle Mashadov'u öldürenler aynı.
Hariri'yi öldürenler Lübnan ve Ortadoğu'yu karıştırmak isteyenlerdir.
Mashadov'u öldürenler ise Çeçen halkının kendi bağımsızlığı uğrunda verdiği barışçıl ve haklı mücadelesini durdurmak istiyorlar.
Hem Hariri hem de Mashadov barış ve diyalogdan yanaydı.
Onları öldürenler ise hep düşmanlıktan, nefretten ve kalleşlikten yana.
Ama işin acı tarafı hala bazıları onlara ve onların söylemlerine sahip çıkıyor.
Beslan'daki okul baskınında başkaları adına çılgına dönenler her nedense aynı duyarlılığı Mashadov için göstermiyor, gösteremezler.
Çünkü onlar ilkesiz insanlar .
Onlar ne inandıklarını söyleyemezler.
Onlar kendi inançları (varsa) uğruna her şeyi göze alamazlar.
Beslan'da çocukları öldürenlerin Rus'lar olduğunu söylediğimde hatırlayın birileri Çeçenleri terörist ilan etmiş ve beni de teröristlere sahip çıkmakla suçlamıştı.
Oysa o zaman da söylemiştim ve demiştim ki 'göreceksiniz Ruslar katil olduklarını pek yakında kanıtlayacaklar'.
İşte 4 ay sonra Ruslar kendilerinden beklenen kalleşliği gösterdi.
1997'de dünyanın gözü önünde yapılan özgür bir demokratik seçimle Çeçenya'nın devlet başkanlığına seçilen Mashadov dönemin Rus başkanı Yeltsin ile barış anlaşmasını imzalamıştı. Mashadov, yaşamı boyunca kendi halkının bağımsızlığı ve özgürlüğü için barışçıl mücadeleyi sürdürmüştür.
Ruslar ise 'radikalleri' kışkırtmak için ellerinden gelen her şeyi yaptı.
Radikalller de bir şey yapınca 'işte terörist Çeçenler' suçlaması ile karşı karşıya kalıyordu.
Şimdi birileri yine çıkıp 'Çeçenler de oyuna gelmesin' diyebilir.
Evet doğru .
Ama bunu söyleyenler bir haftalığına olsun gidip Çeçen ya da Filistin halkının yaşadığı acıları yaşamalı.
Analarına, bacılarına tecavüz edilen, eşleri çocukları öldürülen, evleri başlarına yıkılan ve eksi 30 derecede çadırlarda yaşamak zorunda bırakılanlar acaba ne yapmalıdır?
Umudun düşmanlarına sorarsanız 'sessizce ölümü beklesinler' diyeceklerdir.
Masa başında oturup birilerinin hatırı için ahkam kesmek kolay.
Tıpkı Hariri'nin öldürülmesini fırsat bilip Suriye'ye yüklenmek hevesine kapılmak gibi.
Yok 'Sedir Devrimi'nden söz etmek yok Şam'a giden Türk aydınlarına saldırmak.
Şöyle bir hatırlayalım.
Hariri'nin öldürülmesini protesto etmek için sokağa dökülen insanların arasına karışan ve 'Suriye askerlerinin Lübnan'dan çıkmasını' isteyenlerin sayısına yüzbinler hatta milyonlar diyenler, 'Suriye kalsın' diyerek sokaklara dökülenleri görünce ne yapacaklarını şaşırdılar.
Bazıları kibarlık gösterip susmayı tercih ederken diğerleri Amerikan ve Fransız haber ajanslarının bile 1,5 milyon dedikleri insanlara 'onbinler' diyordu .
Yalakalığın bu kadarı da fazla.
O gün gerçekten 1,5 milyon Lübnanlı sokağa dökülmüş ve hem Hariri'nin öldürülmesini protesto etmiş hem de Amerika, İsrail ve Fransız saldırganlığına karşı Suriye ile birlikte direneceklerini haykırmışlardı.
Oysa Hariri'nin öldürülmesini protesto edenlerin arasına karışarak Suriye aleyhine gösteri yapanların sayısı 10 bini bile geçmiyordu .
Şam'da ise Başkan Esad Suriye askerlerinin çekileceğini ilan etmesinden sonra askerlerin neredeyse tümü bu hafta içinde Lübnan'dan çekilmişti.
Artık Amerika, İsrail ve Fransa'nın ve onların Türkiye'deki yandaşları (siz bunu başka türlü okuyabilirsiniz) söyleyebileceği bir şey kalmadı. Ama merak etmeyin onlar yine birşeyler bulur.
Gerekirse birilerini daha kalleşçe öldürür.
Baksanıza Amerikan medyasına. Her gün birilerini suçluyor. Ankara'daki Amerikan Elçiliği ise Türk medyasında çıkan 'anti-Amerikan' söylemlere yanıt yetiştirmeye çalışıyor. Onlara tavsiyem: 'vazgeçin bu biçare uğraştan'. İşin kolayı var. Washington'a mesaj geçerek 'Türk halkının Amerika'dan neden nefret ettiğini anlatsınlar ve Türkiye ile bölge ülke ve halklarının çıkarlarına ters' politikalardan vazgeçmesini istesinler. Bu olduğu zaman ne Türkiye'de ne de başka bir ülkede hiç kimse Amerika aleyhinde yazacak bir şey bulamayacak. Onlar rahat edecek biz de!! O zaman da biz oturup 'Gelinim Olur musun' programını seyrederiz. Belki de bu programlar için Amerika'dan gelin bile ithal edilir.
Deneyin bakın, kendinizi en çok portakal soyarken yalnız hissedeceksiniz Başlamak en acısı yalnızlıkların. Küçük kağıt parçacıkları kadar yalnızız. Göbek bağımızı kim kestiyse onu yargılamalı. Felluce’de ne oldu ki? Şiirsel bir kaç yalnızlık meyvesi lazım. Portakal kabuğu? Yalnızlık yargılar insanlığımızı. Yalnızlık idealistlerin saçmalığı. Yalnızlık açların ütopyası. Yalnızlık materyalizmin sözlüğünde neden yok? Diyalektik ne der bu yalnızlık konusuna? Yalnızlık karnı tokların açları görmeme hali. Yalnızlık yargıcı kafamızdaki tilkilerin. Yalnızlık kurşuna dizilenlerin son aşkı. Yalnızlık saçmalık. Yalnızlık oyun. Yalnızlık kaderi aşkın. Yalnızlık yetişkinlerin oyuncağı. Deneyin bakın, kendinizi en çok portakalı soyarken yalnız hissedeceksiniz. Önce boyuna ve yeterli derinlikte kesiler atmalısınız. Bu kesiler hem portakala zarar vermemeli hem de kabuğun kolay ayrılmasını sağlayacak kadar derin olmalı. Hele bir de kesiler eşit mesafede olursa tadından yenmez. Tabi önce portakalın üst kısmını kesmeniz lazım. Bunlar bittikten sonra ellerinizle portakalın kabuğunu ayırmalısınız. Eğer kesim kurallarına uymuşsanız bunu yaparken sorunla karşılaşmazsınız. Kabukları da soyduktan sonra portakalı kabuğundan ayırmaya geldi sıra... Yorum (1)
Yorum yaz!Kalıcı Bağlantı
"Kudüs'ü savunmak, Gerçek bağımsızlığı savunmaktır." "Kutsal inadı olanlar gerekli, Bir kalbi daha olanlar gerekli." "Her cümlenin vebali ağırdır." "Her insan kendi çağından sorumludur." "Bildiğim herşeyden sorumlu olmazsam, nasıl hak edebilirim yaşamayı?" "Kutsal inadı olanlar gerekli, Bir kalbi daha olanlar gerekli." "İnsan! Seni savunuyorum; sana karşı!" "Dear unique JERUSALEM, I love you I long for you." Yorum (4)
Yorum yaz!Kalıcı Bağlantı
Dalgıçlar genç çocuğu usulca sahile doğru taşıdılar. Birkaç saat
önce denize girdiği sahilin kumlarında şimdi cansız bir şekilde uzanmış
yatıyordu. Vücudunda gözle görülür bir şişkinlik oluşmuştu.
Onaltı yaşında hevesle kendisini denizin sularına bırakmış bir genç şimdi sahildeki kumların üzerinde öylece yatıyordu.
Ne bir gülümseme ne de en küçük bir hareket…
Çevredeki üç dört tane plaj şemsiyesini çocuğun çevresine doğru,
cesedini kapatacak şekilde kapattılar. Çocuk kafasını kaldırıp
bakamadı. Bakabilseydi de yerinden kalkmanın anlamsız olacağına karar
verip, yeniden geriye uzatacaktı kafasını.
Rüzgar son bir gayretle çocuğun göz kapaklarını açmak istediyse de,
her şeyin bittiğini anlayıp, çocuğun alnına anaç bir öpücük kondurdu ve
denizin üzerinden esip gitti.
Büyük gürültüyle, büyük reklamlarla, “nihayet, yaşasın” haykırışlarıyla
açılan halk plajında onaltı yaşında bir çocuğun cansız vücudu,
çevresindeki plaj şemsiyelerinin engellemesiyle kimsenin ilgisini
çekmeden öylece yatıyordu gazetelere düşen fotoğrafta. Fotoğrafın
çekildiği açıdan, plaj şemsiyelerinin örtemediği yerden çocuğun
cesedini fark etmek mümkün. İnsan her ne kadar görmemek için elinden
geleni yapsa da gözler bir münasebetsizlik edip, görüvermiştir çocuğu.
Plaj şemsiyelerinin altında hareketsiz yatan çocuğun aksine, diğer
plaj sakinleri büyük bir neşeyle eğlenmelerine devam ediyordu aynı
karede.
Bir anlığına olup bitenin gerçek olamayacağını, fotoğrafın gerçek
olmadığını düşünmek istiyor insan. Sonra gerçek, bütün sessizliği ile
gelip yanıbaşınızda oturuveriyor. Müşfik elleriyle sırtınızı
sıvazlayıp, teskin etmeye çalışırken, dudaklarınızın kenarına yapışmış
bir titreme inatla gözyaşlarınızı çağırmaktadır.
Belki ağlarsınız.
Belki ağlamanızı fırsat bilen geçmiş zaman hüzünleri de ilişir
kalbinize. Düşündükçe artar ağlamanız. Gözyaşlarınız için sıra bekleyen
eski acılar çıkar bir bir ortaya.
Çocuğun hemen yanıbaşında onlarca erkek, kadın umursamadan eğlenmeye devam etmektedirler.
Bunu nasıl anlamak gerekir hiç bilmiyorum.
İnsanlar denize girmekten vazgeçseler, sussalar, neşeleri kaçsa,
boğazlarına bir şeyler düğümlense, ağlasalar çocuk için, dua etseler,
yere oturup kalsalar, ayağa kalkabilmek için derman kalmasa dizlerinde,
bakışlarını birbirlerinden kaçırsalar, bir taş atsalar denize doğru,
çocuklarını yanlarına çağırıp saçlarını okşasalar, eşyalarını
toplasalar, hiç konuşmak gelmese içlerinden, kendi hayatlarını
düşünseler, yaşadıkları günleri, çevrelerinde yorulmadan gezip duran
ölümleri, okudukları bir öykü gelse akıllarına, izledikleri bir film,
henüz kaybettikleri bir yakınlarını ansalar usulca, bir isyan cümlesi
savursalar, derin bir nefes alıp tek bir noktaya dikseler gözlerini,
bir sigara yaksalar, çekip gitseler oradan…
Bütün bunların birini, birkaçını yapsalar.
Susup gitseler hiç olmazsa.
Oysa onlar, görmezden gelip neşeyle denize girmeye devam ettiler.
Güldüler, bağırdılar, koştular, yüzdüler, bir şeyler atıştırdılar,
birbirlerine şakalar yaptılar, güneşlendiler, üzerilerine kumlar
örttüler, güneş yağlarını sürdüler, güneş gözlüklerini taktılar,
kızlara baktılar, havadan sudan konuştular.
Hiçbir şeyin keyiflerini bozmasına izin vermediler.
Hiçbir şeyin neşelerinin kaçırmasına izin vermediler.
Hiçbir şeyin onları eğlenmekten alıkoymasına izin vermediler.
Ölümün bile!
İnsanı kıskıvrak, habersiz, ansızın buluveren ölümün bile…
Rüzgar sustu, deniz sustu, onlar susmadılar.
Bir ölümün yanıbaşlarında kumlara uzanmasıyla ilgilenmediler. Plaj
şemsiyeleriyle gözlerinden uzaklaşan ölümü umursamadıklar. Kendileri
göremedikçe yok saydılar. Gözlerinin önünde olmayan şeylerin varlığıyla
hiç ilgilenmediler. Plaj şemsiyelerinin altında yatan çocuk onlar için
hiç varolmadı zaten.
Başka coğrafyalarda ölenlerin hiç varolmadıkları gibi.
Başka sokaklarda açlıktan ölenlerin hiç varolmadıkları gibi.
Başka yerlerdeki insanların göğüs kafeslerini parçalayan acıların hiç varolmadıkları gibi…
Bir martı, eski bir İstanbul şarkısını mırıldanıp, çekip gitti oradan.
Bir martı ağladı sessizce.